23 Haziran 2013 Pazar






GÜN GÖZÜNÜN ÖNÜNDE BATSIN VE MÜMKÜNSE BUNU KAÇIR...

Rakı balık kulübüne üye olanlar için midyede bulunan ağır metal ,ölüm sebebi olamayacak kadar hafiflemiştir artık..

Müzeyyen unutturamaz dedikçe aklına geldiğinden midir ....yoksa yedikçe semirdiğin  ev baklavaları için midir çektiğin acı bilinmez...herkesin ağzının kenarına oturan hüzünlü gülümseme, anasona salıncak kurmuş daha hızlı, daha hızlı dedikçe ...sade kahve değerlenir..

Ve kuru kahveciye rahmet okutan köpükte giderek uzaklaştığın gençliğini mi yüzdürür fal açtırırsın bilinmez ama orta yaşa geldikçe macera hakkını daha körpelere devretmen beklenir.

Aklı selim seçimler, mantıklı sayıda kadeh damga vuracakken geceye işte tam da o anda anarşist  bünye alttan almaz bu tartışmada..ruhunun kapılarını çarpıp giderken yine gelirim belki açık bırakayım hesabını yaptırmaz rakı balık..kapıyı ya ardına kadar açarsın...ya da sertçe kapatırsın artık....


gözlerin kuru kalsın ister balık bu arada......tut kendini tutabildiğin kadar...suyun içinde ağlanmaz ve güç gösterisinin biletleri satışa çıktığı gün tükenmiştir aslında..

ya da balıkla tanışır mısın acaba? mekan akustiği devreye girer burada...yoğun bir gürültü dumanının altında kendi sesini duyamazsın da rakıya buz almayı düşünmediğin halde çelik makastan bardağın içine alelacele bırakılmış çıtır çıtır bir buz sesi deler kulaklarını...

muhabbet derinse .. kılçıklara odaklanmak konuya çözüm getirebilir.. yeni ve temiz bir tabağa balığın iskeletini çatal yardımıyla naklederken bir sigara daha yaksam mı acaba sorusu şımarıklık olur...böyle sıradan bir kendin sorusu masanın örtüsünü havalandırır ve ağırlık olarak takılan beceriksiz seramikler çılgınca titreşirler...

kentin asıl sorusu kalabalığı yok eden bu rakıyla balığın miladının aslında çocukluğa dayandığı gerçeği midir ?? …ve rüyadan  mıdır …yoksa okunan bir kitaptan arta kalan senaryo mudur bilinmez boşluk tiyatrosunun sessiz replikleri…

gözlerin doldu mu ..? kaybettiklerin mi geldi aklına ..yoksa kendi yokoluşundan önce birşeyler yapmak üzere misin? mesela rakı balıktan başlamış gibi misin?

Rakı balık kulübüne üyeysen eğer ve günbatımını yakalamışsan…karşında günbatımından daha güzel bir şey oturmuyor demektir.
Çünkü hayrı kime bilinmez ama başka hiç bir yere bakamadığın bir aşk yoksa karşında gün batımını da kaçırmazsın saati tamamsa…gün doğumunu da …
Yani yaşadığının iliklerine kadar farkındaysan geçmiş olsun…en azından o anda ağır aşık değilsindir.
Çünkü bu şizofrenik sancı insanı yaşamdan uzaklaştıran devrilmesi güç bir sırıtmayı yerleştirir ki yüreğinin bir yerine ….ne rakı görüyor olman lazımdır o saatten sonra ne de batırdığın günü…

Zaten rakı balık kulübünün en önemli sorunu  iğneyi kendine günü başkasına batırmasıdır…günü batıracağı kişiyi seçtikten sonra günü doğurmaya gelmiştir ki sıra +18 bir çiftleşme yaratacağından mıdır bilinmez utangaç bir kızıllık yerleşir gözlerin ferine.

Feriye’den sonrasını Çukurcuma’ya kadar yağmurda yürüyerek ve iliklerine kadar ıslanarak gidebilen bir rakı balık kulübü üyesi şüphesiz  ki her daim vakur ,dünya batsa sükûnet içinde dumanla haberleşebilecek kadar başı bozuk bir büyücü olup çıkabilir bu işin içinden..

İstediği müziği yüzlerce frekans içinde saatlerdir yakalayamamış ve evine varmasına çok az zaman kalmış sinirli bir zaruretten sağ çıkabilen için ,sığ ve gündelik hatta ölümcül bunca derdin arasında iki kadehin dibini doğru yerde masaya vuramama dersi tam kırk dakika sürmüştür.
Her dakika bir yaş ve 365 gün demektir vatozun yüzgecinde..

Hamsinin göz çukurunu da yedikten sonra,balığın en güzel yeri kafasıdır efsanesinden dem vurduğunda..aslında balık bu hafızayla   bir yere varamamıştır ve şimdi kafası, bir insanın ağzındadır..… acilen bir başka dönemeç için yola çıkılır ki durulan yerden iett geçmediği malumdur..

Otobüsler deniz kenarlarından geçmezler buralarda…ama yolları bozkırlardan geçenler için yürünen sokaklar genellikle ve illa ki denizlere çıkacaktır..
  
Rakıyla balık bazen üvey bir masalın içindedirler....denizkızı her zamanki bacaksız haliyle üçgen bir kayanın üzerinde köpüklü bir demlenme içinde uzaklara bakmaktadır.

Çok sakin görünse de pasif bir agresyonu temsil eden denizkızı için aslında iki bacak demek bir hayat demektir…ki sadece hırçın kahkahalı ahtapot büyücü bilir bu gerçeği…kötüler çoğu zaman iyilerden zekidir.


Rakıyla balık bazen küserler…rakı olanca şiddetiyle bastıkça alkolü balığa tam da oltanın çıktığı yerden akan kan üzerine …pişmeye çeyrek kala tuzlu suyun aslında yaktıkça nasıl da iyileştirdiği gelir aklına balığın…

 Olmayan hafıza güçlü bir sıcakta pişerken birden beliriveren mavi bir kızıllıkta çöker balığın içine ve en lezzetli hali yürekler acısı halidir aslında…

Yaşayan bir balık rakıyla asla biraraya gelemeyeceği içindir ki …hikayesi hüzünlü,okuması zor bir roman gibidir …

İnsana yemek olan ölü bir balığın tüm hayatı ,masadaki bir kadeh rakıda gizlidir…

Bu sebeptendir ki rakıyla balık muhteşem bir ikilidir.
İnsana gelince…iki kişi konuşurken üçüncüye b..k yemek düşeceği içindir ki insanın bu arada az yemesi çok içmesi istenir..

Ne kadar içersen o kadar denizsindir…
Ne kadar içersen o kadar mavisindir.
Rakıyla balığın arasına girmeyiniz...







18 Nisan 2013 Perşembe






İMZA

Yağmur,bulut gibi bulut,deniz gibi olmak isteseydi mevsimden,renkten,sudan ucuz olan hepsi gibiliğin içinde yokolup gitseydiler  …insanlık da bu benzerlikten feyz ve nasip alsaydı ….ki zaten vicdan ve samimiyeti modernizme ganimet olarak verdiğimiz pahalı günlerin içindeyiz…yokolma tehditlerinden  uzakta zaten her ve hep var gibiyiz…. birimiz eksilsek diğeri tamamlar mı derdik…???
Ya da ayna ayna söyle bana kendi gibilikten daha güzeli var mı bu dünyada   cümlesi genelde benzer ama ayrıntıda bambaşka seçimlerin üzerine kurulu olabilir mi?
Yaratılıştan olmalıdır ki her insan farklı…Seçimler benzese de sebepler kendine has,kişiye özel ve ayrıcalıklı..
Bunca benzerlik içinde kendi gibiliklerin güzelleştirdiği ve yaşam belirtisi olan kendine özgülüği bitiren şey de ….modern çağ insanının kendinden başka herkesle ilgili olduğu ve kendini keşfetmeden etrafına adapte olduğu,neyi neden seçtiğini bilmeden hazır seçilmişlere yöneldiği gerçeği…
Etraf ,birbirine benzemeye çalışan gençler,birbirine benzemeye çalışan kadınlar ,birbirine benzemeye çalışan reklamlar,taklit adamlar,kopya insanlarla dolu… Herkes kendi ilgi alanlarını,becerilerini bir kenara bırakmış başkalarının ne yaptığını seyretmek,imrenmek ve taklit etmekle meşgul.
Yaşamlarını büyük birer turnusol kağıdı üzerine kurmuş olan insanlar,büyük paralar karşılında kendi gibiliklerini satıp başkasına benzemeyi tercih ediyorlar.
Etraflarındaki insanların neler yaptıklarıyla o kadar ilgililer ki,kendileri için ne yapabileceklerini,zevklerini,renklerini ve yaşamlarını güzelleştirecek özelliklerini halının altına süpürerek komşudaki kaleboduru kendi üstlerine yapıştırmakla meşguller.
Başkası okudu diye okunan okullar,komşudan görüp edinilen hobiler,arkadaşları beğeniyor diye beğenilip gidilen tatil beldeleri artık şahsımda kusma hissi yaratıyor.
Keşfetmek,üretmek,şahsına münhasır olmak gibi değerlerin giderek hisse kaybettiği şu günlerde  kendi gibi olan insanları sarsarak tebrik etmek,keşfedilmiş ve keyif aldıkları özel güzelliklerden ötürü insan ilan etmek istiyorum.
Başkasının yaratıp ürettiği şeyleri tıpatıp yaşamına giydirmek isteyenlerden, başka hayatlardan kopya çekilmiş hüzünlerden ve mutluluklardan da nefret ediyorum.
İnsan dediğinin seçimi ve yaşama bakışında kendi renkleri,kendi sayıları ,kendi yazıları ne yazık ki olmak zorunda…
İnsan olmanın getirdiği fiziksel ortaklıklar haricinde ,duygular ve akıl sorgulanmak zorunda.
Kişi,başkaları hakkında düşünmeye ayırdığı zamanı kendine ayırmak ve kendini keşfetmek zorunda.
Sosyolojik olarak dahil olunun gruplar içinde insanların birbiriyle etkileşimi tabi ki kaçınılmaz…fakat sırf bir başkası okuduğu için tüm diğerlerini hiç denemeden aynı kitaba odaklanmak,benzer izlenimler karşısında hiç sorgulamadan zaten sorgulanmış olanı seçmek,denenmişi denemek ve kendi renklerinden hiçbir resim yaratmadan dünyadan çekip gitmek insan olmanın gereğine ve doğasına aykırı olmalı..
Doğumdan ölüme kadar geçen sürede her geçen gün insanı fabrika ayarlarından uzaklaştıran yaşanmışlıkların sonunda bilinçli olarak edinilenler ,seçtiği renk,sevdiği müzik ,okuduğu kitap…
Acılar ya da mutluluklar  karşısındaki duruşumuz nasıl ki duygularımız açısından yaşadığımız  bir çeşit özgürlükse ,üretmek ve yaratmak için de akıl kullanılabilen tek değer…tabi varsa…
Bundandır ki insanın rahatça  imzasını atabileceği tek özgün eseri kendisi…

13 Mart 2013 Çarşamba

ADA YAZISI


Bugün martın 13’ü

   Eve gitmek için dağlar ,tepeler aşarken ,şehir trafiğinden yakayı kurtarmak için insanın kendini bir şeylerle oyalaması gerekiyor.

En iyisi hayal etmek…

Parasal ve insansal bir sürü sorunu bitirmiş , zaman zaman şehre inip eskiyi hatırlayarak korkarak kendi vatanına dönmüş bir şehir uzağı  olabilirdim mesela…

  Toprakla baş başa çiçeği böceği dinler…denizin sesiyle uyuyabilirdim… Çevrenin verdiği aynı iç huzuru ve dinginliği paylaşabildiğim adamımla yan yana, haftaya gelecek olan biz gibi arkadaşlarımızla,rakı balığa meze olacak, adanın sabahını aydınlatacak notalarla kurabilirdik soframızı…

Sadece, deniz sesini  geçiren cam kapıları olurdu evimizin… 

  Sabahları  inadına erkenden kalkar,günü yakalamaya çalışırdım.Şehirli arkadaşlarıma deniz kabukları boyar,rüzgara karşı öğleden sonraları rezerve ederdim.
  Aslında pahalıya satardı deniz ,kenarındaki bu huzuru...
İstiridyelerden çıkan sürpriz incilerle süslü aynalar yapardım... Denizden ne çıksa bendi...Çünkü insanlara en güzel hediyeyi, kendilerini verirdi deniz . deniz suyu iletkendi…suyun geri getirdiği çocukluğun dertsiz tasasız kahkahalarını yazları ada akşamlarında kullanılmak üzere sahiplerine deniz suyu iletirdi.

  Deniz sesi geçiren cam kapıların ardında incili aynalar olurdu..bir de alabildiğine özgürlük…

  En büyük mutluluğun hayatın garip yazgısı içinde iç huzuruyla,sağlıkla ve kimseye muhtaç olmadan yaşanmış bir ömür içinde, sevilen üç beş kişiyle menfaatsiz içilen bir bardak taze çay olduğunu düşünmeye vakit bulabilirdik..…

Sessizliğimiz bile hayran bırakabilirdi bir gezgini kendine...

Ya da iki kişilik bir yalnızlık yaratabilirdik kendimize..

   Zaman zaman büyük gemilerle denize çıkar,biraz özlerdik ,dalgaların ayaklarımıza değdiği gün batımlarını...O zaman alır başımızı gelirdik yine kapısında nazar boncukları ve deniz taşları asılı olan cam kapılı eve..
Geceleri arada bir yağan yağmurda istediğimiz kadar ıslanabilirdik...sonra da mis kokulu bir sabaha ve  taze demli çaya, kahvaltımıza sarılarak uyurduk..

İnsanın yüzü solmazdı burada...İnsanların hırsları,kompleksleri ve çirkinlikleri batmazdı göze..
Bir ömürden arta kalan taşkınlıklar orta yaşın şakası olurdu…

Kuzey duvarları gök rengi olurdu evlerin ve güneye bakan taraflar bembeyaz.

Okulda bazen ders yüzmek olurdu, bazen yürümek...Yalanın,dolanın ne kadar zararlı ve rahatsızlık verici bir şey olduğunu anlatan hikayeleri bir kayıkta piknik yaparak dinlerlerdi belki de burada çocuklar...

Birbirlerine saygıyı çok acıktıkları bir orman yürüyüşü sonrasında biraz peynirle ekmek eşliğinde su içmek için sıra beklerken öğrenirlerdi.

Ve hayatı yaşanmaya değer kılan menfaatsiz duru dostlukların var olabileceğini öğrenirlerdi.

Şimdi pavlovun köpekleri misali yaşamın dağılışını müjdeleyen bir çeşit zille insanlar  zengin evlerindeki yalnız yaşamlara doğru yol alıyorlar…Asıl ödülün ne olduğunu gayet iyi biliyoruz oysa…pastel boyalarımız ,kocaman aferinlerimiz,ellerimize kadar inen büyük büyük büyük yıldızlarımız var aslında…

Bugün 13 mart…

Hayallerimi yazabiliyor olmanın da güzel olabileceğine karar verdim.







BİLİMSEL,FELSEFİ,TESPİTLİ ÇOK CİDDİ YAZI...            

             Mesleği ne olursa olsun yaşayan (gören-duyan-okuyan-ilerleyen) herkesin ,sürekli gelişen ve değişen dünya düzeninde ,bilim ve evrenselliğin yanında yerini alması,geleceğe ayak uyduracak bilinçte bireylere yol gösterebilmesi ,genç ve öğrenmeye açık beyinlere iş olanağı sağlayabilmek adına önem taşımaktadır.

            Öğretenlerin amacı; yaşı ne olursa olsun güncelin izindeki,gelişimin farkındaki ,çok yönlü bireyler yaratabilmek, eğitim adına  okuyup yazarken ,uygulamaya geçen yeniliklerle kendini geliştirebilen ve seslendiği kitleye örnek olabilen  liderler yetiştirebilmek olmalıdır.Sadece matematiksel hesaplamalarla değil,insansal iletişimlerle  de tartışabilmeyi başaran büyüklerin aydınlığındaki yeni nesil ,sanırım ve umarım  bizlerden , bizden öncekilerden çok daha şanslı kuşaklar olarak geçmişe ve geleceğe bilgi ve çok yönlülükle seslenmeyi  başarabileceklerdir. Buna bağlı olarak da amaçlar ve teknikler yenilendiğinde gerçek düşünme yetisi harekete geçirilecektir.

            Eğitim sürecinin yaşam boyu devam ettiğine inanan kuşaklar ne zaman ki çocuklarıyla yalnızca matematiksel doğrular çıkışlı sonuçlar bulmaya yönelik değil, kafa yormaya,yorum yapmaya ,hayal gücünü kullanmaya dönük tartışmalar  yapmaya  başlayacaklar ,o zaman ucu açık cevapsız sorulardan, soyuttan materyalizme geçiş ve yeni şeyler keşfetme, deneyler yapma bilinci  de gelişecektir.

Hayal etmenin sonsuz büyüklükteki kapıları ve felsefenin beyni sürekli kaşıyan, hiç rahat bırakmayan soruları, soyutluğu, elle tutulabilmesi için itip kakmaya başlayacaklardır.

 Bilim hayal gücüyle, hayal gücü sanat ve felsefeyle, iletişim ise bu özelliklere sahip bireylerle mümkündür. Bizler için yola yarıdan başlandığı düşünülürse, sonuç, beyin ve düşünme yetisi üzerinde ne kadar yararlı olmuştur bilinmez ama yeniler için her şey bizimle ve başından başlamalıdır.

            Beyin, ünlü empirist Locke’a göre “TABULA RASA” yani doğuştan boş bir levhadır. İzlenimler ve yaşantılarla zamanla dolar ve olgunlaşır. Bu süreç biraz  düşünüldüğünde ilköğretimdeki ilk düşünme, yaşama geçirme ve bilinçlenme yaşının önemi daha iyi anlaşılabilir. Çünkü izlenimler  ve değişik konulardaki öğrenimler “tabula rasa” yı doldurmak üzere  yarışırlar…Hayal gücü ve bilgi transferinin farkındalığı, iletişimin önemi, önce bu levhadaki yerini alırsa  diğer tüm “2+2=4” ‘lere zaten ulaşılabilir.

    2+2=4 ‘lerin öncelikli ezberi, levhayı tamamen doldurduğunda ise hayal gücü ve çok yönlülük de bir daha çıkmamak üzere ruhun derinliklerine gömülür.

                Tüm bilgiler deneye dayanır ve deneyle gelişirler.

            Cevaplanmadan bırakılan sorular, iletişimi ve sözlü ifadesi güçlü bireyleri tartışmaya, dolayısıyla düşünmeye ve düşündürtmeye,konuşmayı sevmeyen bireyleri de yine düşünmeye ve az kelimeyle de olsa kendisini ifade etmeye zorlar.Cevaplanmadan bırakılan sorular, sadece felsefede vardır. Felsefe, adıyla ağır bir kavramdır. Cevaplanmadan bırakılan sorular, hayal gücünü harekete geçirir. Hayal gücü daha çok çocuklarda bulunur. Hayal edebilmek (ilginçtir ki )geliştirilebilen fakat köreldiği zaman artık göremeyen bir yetidir. Hayal gücüyle çocuk kelimeleri her dilde birbirlerine çok yakışır ve iyi bir ekip oluştururlar. Saygıyla anılır, zaman zaman da hayranlık ve şaşkınlık uyandırırlar.   

              Çocuklar düşündürülmelidir.Denenmelidir….Çocuk filazofların yaratacağı felsefe çok daha üretken ve çekici olacaktır..

               Büyükler ise felsefe için geniş zamanlara ihtiyaç duyarlar. Oysa felsefe, düşünmek demektir ve düşünmek için özel zaman birimleri gerekmeyebilir.

               Kimi çocuk, çalışmak için çok sessiz bir ortama ihtiyaç duyar.Odası , masası ve yeterli ışık  çalışma düşüncesiyle özdeşleşmiştir.Her sesi duyar ,etrafına duyarlıdır.Kimi çocuk için ise canının istemesi çalışması için yeterlidir.Ses ,ışık gibi dış uyaranlar onu etkilemez. Ses duymaz, rahatsız olmaz…

             Bizler düşünmek için birbiri arkasına gelen boş saatlere ihtiyaç duymaktayız.Oysa bu hızlı sürüklenmede kimimiz yürüdüğümüz yolları bile zaman kaybı görmekte, yirmi dört saati küçümsemekteyiz.Yeterli ısı ve ışık beklendikçe daha fazla kar yağmakta, daha fazla sel olmakta, cehalet daha fazla can yakmaktadır .

            Düşünmek için canımızın istemesi yeterli olmalıdır. Zor olan aynı anda etrafa da bakabilmektir. Bu da ancak hayal gücü ve zekanın geliştirilebilmesiyle mümkündür. Küçük çocuk düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğinde, hem etrafta olup bitenlerin farkında olup hem de düşündüğünde artık büyümüş olacaktır. Belki de bu, büyümenin asıl gereğidir.Büyümektir.

            İlköğretim çağındaki öğrenciler, okul-ev döngüsü içinde ezberlemeye,ezber bilgiye özellikle ülkemiz şartlarındaki aile-çocuk bağlamı içinde fazlasıyla yatkındırlar.Yapılacakların en başı ve en zoru tabi ki bu konuda ailelerin de bilinçli yaklaşımı,yapılmak isteneni anlamalarıdır.Yapılmak isteneni anlatabilmektir. 

            Bireyin küçük yaşta sanat ya da  sporla tanışması gerekliliği yani eğitim haritasının aslında en ortasında olan bölge, ne yazık ki  geç göze çarpmıştır..

            Çocuklar böylelikle kendilerine  ait özgürlük alanları oluşturabilecek,zor zamanlarında çekilebilecekleri güvenlik bölgelerine sahip olabilecek , düşünme yetilerini geliştirebileceklerdir. En  önemli  bölge, en sonra keşfedilmiştir..

   Gelişmiş estetik değerler,küçük yaşta gayretle elinden gelenin en iyisini yapmaya yönelik edinilen sanatsal uğraşlar,ileride mutlu ve kendine güvenli bireyler yaratmaktadır. Hayal gücüyle yolunu bulan ,tartışarak soyutu somuta çevirecek deneylere ulaşabilmeyi başaran bireyler de ,geleceğin başarılı meslek insanları olmakta  ,büyük ya da küçük tüm grupların başarısını pişmiş liderlikleriyle   yönlendirebilmektedirler. İyi yönetilen insan grupları da verimi ve iş hızını arttırmaktadırlar. Bu çizgideki eğitim ,böylece ülke ekonomisinin olumlu adımlarıyla sonlanacak güzel biten bir hikaye haline gelmektedir. Ama asla masal değildir.

             Sanat, aynaya bakmayı başarabilen bireylere ulaştırır bizi. Kendisiyle göz göze gelebilmeyi, yüzleşebilmeyi gerektiğinde eleştirebilmeyi ve başarının tadını alabilmeyi öğretir bireye.Çocuk ailenin baskı ve özlemleriyle değil, görerek, izleyerek kendisine uyanı bulur. Henüz  ağzını sildiğiniz, ayakkabısını bağladığınız o ufacık birey ,vizyon sağlandığında sizi  şaşırtarak kendine uygun bir şeyleri seçmeye başlar. Gerekli olanaklar tanındığında aslında sizden çok daha yukarılara uçabilir ve paçası da yoktur aşağıya çekebileceğiniz. Çünkü daha kısa pantolonludur.

               İçinde bulunduğu sanat dalını özümseyebilen,günlük yaşamına aktarabilen çocuklar yaşıtlarına göre daha mutlu daha özgür ve daha sosyal olabilmektedirler.Sosyallik kişiye, olaylara birçok yönden bakabilme yetisini de hediye edecektir.Küçük yaşta düşünme ve etkinliği sahiplenmeye yönlendirilmiş birey, karşılaştığı zorluklara daha farklı açılardan da bakabilecektir.

             Estetik değerleri gelişmiş bir lider, etrafına görerek bakmayı ve insan ihtiyaçlarını hızla fark etmeyi başarabilecek, sözcükleri etkili kullanarak, kendinden  başkası olmayarak ve disiplinle özgüveni destekleyen yönetim anlayışıyla grubuna seslenebilecektir. Buna bağlı olarak duygusal ihtiyaçları,önemsenme ve fark edilme dürtüleri cevaplanmış bireyler de hızlı ve verimli çalışmalarıyla üretim ihtiyacını fazlasıyla karşılayabilecekledir.

             Özel zevklere ve küçüklükte edinilmiş farklı uğraşlara sahip bireyler, üretimin verdiği sonsuz hazzı tadacak ve tüketim toplumu denen kapalı gişe oynayan korku filmleri yerini üretime ve hayal ederek gerçekten yaşayabilen bireylerin oluşturduğu depresyonu giderilmiş topluluklara bırakabilecektir.

             Geleceğe hazırladığımız nesil, dünyanın giderek zor yaşanır bir gezegen haline geldiğini ve bunun tek ve biricik sebebinin kör cehalet olduğunu,düşünme ve üretim tembelliği olduğunu anlama zorunluluğundadır.Bu ,ancak günceli izlemenin gereklerini küçük yaşta, geri itmeden öğretebilen gelişmiş beyin programlarıyla mümkündür.Felsefe; düşünmek,tartışmak başka bakış açılarıyla dünyayı görebilmek ve sonuç için değil ,düşünmek için, düşünmenin değerini keşfedebilmek için vardır.Felsefe hayal gücü ve deney ihtiyacını körükler,bilimle yan yana yürür,bilimin ihtiyaçlarını açığa çıkarır.Çocuklarımıza küçükken öğretilen düşünme ,hayal güçlerini keşif olanağı ve sanat veya sporla geliştirilmiş kişilikler,yürüyeceğimiz yollardaki sarsıntılardan en az hasarla kurtulmamızı   sağlayacak  gerek yeter şartlardır..

Eğitimci penceresinden görünen bu manzara ne zaman ki istisnasız diğer mesleklerin pencerelerine de konuk olacak ,işte o zaman topyekün yaşanacak tam gün eğitim sürecine giriş yapılabilecektir.Aileler  çeşitli meslek gruplarına üyedir.Eğitim ailede de devam eder.Aynı dili konuşmak gerekmektedir.

  Eğitimde kişilik gelişimi ,düşünce üretimi sistemleri desteklenirken dikkat edilmesi gereken bazı unsurlar da vardır.Demokrasi süreci içinde , özgürlük kavramıyla yetişen üretken gençlerin düşüncelerini dile getirmede ve tartışmada kullandıkları yöntemler de eğitim kalitesinin bir göstergesidir.Özgürlüğü yanlış sindirmiş gençlerin bilgi üretiminde kendilerine ait olanı dile getirmede yıkıcı eleştiri,aşağılama gibi yanlış teknikler kullandığı,tartışmalarda agresifitenin egemen olduğu yönlere gittikleri de eğitimci penceresinden görünen bir başka tehlikedir.Kişiselliğe saygı, insanın en güzel yeteneği olan düşünmeyle ortaya çıkmış  o çok değerli sonucun paylaşımındaki-,dile dökme safhasındaki-şekil, gelişmiş toplumların en büyük göstergesi olan insana saygıyı barındırdığında resmin en önemli parçası da tamamlanmış olacaktır.

               Kişiler arası ilişkileri düzenleyici temel ilkelerden biri olan tartışma ancak belli nitelikleri taşıdığında yararlı olur.Tartışmanın olumlu bir konuyu merkez alması,objektif yargılara dayanması önemlidir.Kişiler hedef alınmamalı,kesin yargılardan,küçük düşürücü,aşağılayıcı,suçlayıcı konuşma şekillerinden kaçınılmalıdır.

 Özellikle medyanın-yazılı ve görsel basının gençler üzerindeki etkisi , birçok alanın eğitimin destekçisi olduğu düşüncesini doğrulamaktadır.Kuralsız-konusuz tartışma programları,sadece metafiziğe dayalı sabit söylemler içindeki örnekler gençlerimizi olumsuz etkilemektedir.Sözü edilen topyekün eğitim anlayışı işte bu merkeze dayanmaktadır.Tüm toplumsal grupların gelecek için kendilerini,kapsadıkları küçük grupları ,teknik- taktik plan programlarını gözden geçirmesi eğitim reformu için şart olmuştur.

           Her yönden yüklü ,dolu bireyler iletişim anlamında da hümanizmi benimsemek zorundadır.İnsana saygı düşüncelerin dile getirilmesi safhasında büyük rol oynamaktadır.   

EĞİTİM günümüzde hepimizin inceliklerini öğrenmek zorunda olduğu bir alandır.Hayal etmek,tasarlamak ve somut gerçeklere ulaşmanın birinci  şartı düşünme gelişim öğretmeni olan FELSEFENİN işe başlatılmasıdır.BİLİMSEL gelişim, düşünsel gelişimle doğru orantılıdır.Düşündüğünü doğru ifade edebilen bireyler insana saygıyla girişi mümkün gelişmiş dünya katmanına dahil olabileceklerdir.Yani  gelişim , aynı zamanda  doğru  İLETİŞİMLE desteklenecektir.Parçalar doğru hesaplanarak geliştirildiğinde bir kareyi,kare de gelişim için gerekli yıkılamayacak bir kaleyi oluşturacaktır.

         Hepimiz, bu kareden kale içinde olmamız gereken yerde miyiz? Bakmak lazım…

5 Mart 2013 Salı


İNSAN
Ne yaşayacağını bile bile ve ladesler içinde insan…
Ağır kayıplar,ağır yaralar,ağır romanlar nasıl bir antibiyotikse zaman…zamanla hafifliyor…
Ve nasıl bir ağrı kesiciyse….  bu kadar ağırlık, hafif bir uyku hali yaratıyor.
İnsan bu…İnsan ki aslında kelimelerini cebinde taşıyor ama nasıl da cimri.
Çok sevdiklerimizi ne kadar derine gömersek gömelim onlara seslenmek için ,gökyüzüne doğru bakmıyor muyuz?
Ve sonra ağlarken,birden bir çocuk sesine dönüp.camdaki kuşa kanıp,karlar altında kalsak da yağmurla erimiyor muyuz?
Kendi yolunu bulmada bu kadar aceleciyken insan,sonu bile bile vedayı ertelemez mi? Bunca kayıp  içinde kendine büyük umutlardan  kocaman bir dünya yaratmaz mı?
Aslında her gün aynı yolları gidip gelirken,Kaf Dağından alıp kendini,ve kendini  ne zaman kaybetse deniz seviyesine inmez mi?
Her kaybediş,yeniden başlamak için bir sebepse…seçse de bazen olmaz olduğunda ,o isyan cenin bir kabullenmeye dönüşmez mi?
Zamanlama denen şeyin aslında kaderin ta kendisi olduğuna inanılır da ,halen ve ısrarla ya değiştirebilirsem diye uğraşırken aslında bisikletin tekerlerini freni çekip de çevirdiğine ancak büyük bir sarsıntıyla karar verir de insan,yerinde sayıyorsun diyene saydırmaz mı?
Ve her şey aslında istemekten ve umut etmekten ibaret değilse,yapılabilecek her şey yapıldığında bile umut bir ceza olarak  verilmişse insana…hayallerimiz aslımız olmaz mı?
Ve bütün bu yüzyıl hastalıklarının içindeki suretlerse…aslında bu ikilik,delilikle birlikte yürüyorsa,akıl hastanelerinde akıl dağıtılmadığı ,sadece kalanın damıtıldığı gerçeğine ulaşılmaz mı?
Yaşamak bir oyunsa eğer,küçücük bir gemiyle boyu aşan dalgaların içine dalınmaz mı? Ya da sadece birgün bir mutfak camına  hayatının en güzel şiirini yazmış olamaz mı insan?
Yaşamak bir oyunsa eğer,kimi elindeki evrak çantasından tavşan çıkarmak için sadece bir –a ya ihtiyaç duyarken , (evreka) kimi sırt çantasıyla  Mahruki’den önce çıktığı dağdan bir bardak çay hasretiyle koşar adım anne kucağına inmez mi?
Büyük yolculuklar için aklın erdiği yerin ötesinde ve keşfedilmiş bütün dillerin sonrasında kapıdan dışarı çıkmadan da olmak istediği yerdeyse insan…suretinin olduğu yerden ötede…varoluşun büyük kapılarının ardında aslında olmak istediği her yerde ve kullanamadığı dörtte üçlük akorla düşüncenin sınırlarını zorladığında zamanda yolculuk yapabiliyorsa…
Zoraki bir uykudan,hesapsız bir rüyayla uyanabiliyorsa…
Aslı ve sureti aynı vücudu,aynı aklı,aynı kalbi kullanıyorsa…
Zıtların uyumunun en iyi kanıtıdır insan.
Herkes içinde birden fazla kişi taşır.
Ya da bazen ağırlıklar bir bir atılır ve biriyle devam edilir de asıl hikaye sona saklanır.
En ağır olan asıldır da aslını atarsa rüzgarda savrulur , sökülür insan…
Ya da  önce aslına siper olur ki…kırılır da zaman zaman …kurşun geçirmez insan…


20 Şubat 2013 Çarşamba






ÇAYELİ’NDEN ÖTEYE…
 
Günlerden salıydı.Yalnız kalmak istediğini sanmıştı oysa yüreğinde büyüyen bunca kelimenin sıkı bir yağmurla oluklardan denize dökülmesi için belki birileriyle sessiz bir yürüyüşü paylaşması gerekiyordu.Sıradan bir kaybediş değildi bu.Bunca yıl boyunca biriktirdiği bütün para bir anda yokolmuş,düpedüz kandırılmıştı.Ailesine verdiği sözü de tutamamıştı.Kaloriferli bir ev ve yaz kış güneşi gören büyük bir apartmanın yüksek katlarından birinde daha güzel bir manzara…Üzerine giydiği montun cebinde ,geçen hafta sokaktan aldığı kestanelerin kabukları vardı.Parmaklarının arasında yeniden ve daha küçük parçalara ayrıldılar.Gittikçe çöken karanlık yüzünden evini özledi.Yavaş adımlarla evinin ,merdivenlerinden çıkarken kulağındaki müziğin sesini kıstı .Tam anahtarını çıkarttığı sırada, kapı yavaşça açıldı.Annesi terliklerini kapıya yakın bir yere koydu.Odun sobasının sıcağı yüzüne çarptı.
Sobanın üzerindeki çaydanlık hiç bu geceki kadar paylaşmamıştı üzüntüsünü…
……………………………………………………………………..
Günlerden perşembeydi.İçi içine sığmıyordu.Sabaha kadar gözüne uyku girmemiş,defalarca baştan,en baştan günü gözden geçirmişti..Yürüyerek gitmeyi tercih ettiği için önce pişman oldu,sonra açık havanın heyecanına iyi geldiğini farketti.Nihayet  iş görüşmesinin yapılacağı ofisteydi…masanın üzerinde kendinden önce aynı koltukta oturmuş olan belki bir müşteri,belki de bir başka departman müdürünün yarım bıraktığı soğumuş bir bardak çay duruyordu..İlk soru tek soruydu…Kendisinden herhangi bir ürün hakkında iki dakika içinde vurucu bir reklam sloganı yaratması istenmişti.Ofisten çıkarken insan kaynakları müdürü ,pazartesi 08.00 de işinin başında olmasını söylerken ,gülümsüyordu.
’Cepteki son bir lira, biraz daha vakit varsa on beş dakika, Galata’da misinanın ucundadır çay ‘’ diyerek hemen önündeki sehpada duran çay  bardağını havaya kaldırmış  ve işi kapmıştı.
Haberi hemen paylaşmalıydı. Herzaman gittikleri kafede sevgilisini beklerken, kocaman bir cam kupada gelen demli çay hiç bu kadar ödül gibi görünmemişti gözüne…
…………………………………………………………………………………….
Günlerden pazartesiydi.Uzun bir gece olmuştu.Hastanelerin yoğun bakım servislerindeki  genzi yakan ilaç kokusu ve bekleyenlerin acı dolu uykusuzlukları günü geceye hapsetmişti yine…İki aydır içerden beklenen iyi haber gelmemiş ,ağbisinin durumu daha da ağırlaşmıştı.Gençlik günlerini hatırladı. İki aydır bir kolu yok gibiydi.Yersiz,yurtsuz,dilsiz ve kimsesiz hissediyordu kendini….Saat öğleden sonra dördü gösterdiğinde beyaz önlüklü doktor hızlıca ağbisinin bulunduğu servisin koridorundan kendisine doğru yürüdü ve başınız sağolsun dedi.Cenaze işlemleri halledildikten hemen sonra mezarlıkta herkes gittiğinde yalnız başına kalmış,sessizce ağlayarak çocukluğunun tüm güzel günleriyle vedalaşmıştı.Acısını omuzlarına koyarak hızla yağan kar altında yürüdü ve ayağının altında gıcırdayan ahşap merdivenleri birer birer çıktı.Çalmadan açılan kapıdan girdiğinde eşi ve çocukları hiç konuşmadan karşıladılar.Herzamanki koltuğuna oturduğunda kızı bir bardak çay getirdi sessizce…
Küçük kızının elindeki bir bardak çay  ,hiç bu kadar çok kelime saklamamıştı içinde…


Günlerden cumartesiydi.Karar vermek zorundaydı ve karar vermek üzereydi.Daha ne kadar beklemesi gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu.Ya şirketin teklifini kabul edecek ve hayatının bundan sonraki kısmını denize uzak ama iyi bir geleceğe çok yakın olan o ülkede geçirecekti.Ya da beklenen konuşma olsaydı keşke…Çok sevdiği İstanbul’da martı sesleri eşliğinde ve sevdiği adamla devam etseydi yoluna..Konuyu kendisi açmak istemediği için ,herzaman gittikleri aydınlık kafenin karanlık bir akşam üzerinde susmuştu.Eve dönerlerken ince bir yağmur başlamıştı.Yarın şirkete cevap vermesi gerekiyordu.Ablası bu hafta çocuklarla birlikte İstanbul’daydı.Evde annesiyle birlikte heyecanla kendisini bekliyor olmalıydılar..Hiç yorum yapmamışlar ve hayırlısı neyse o olsun demekle yetinmişlerdi.
Yürüyüşleri iki kişili,sessizlikleri bir asırlık gibiydi.Birden durdular…Söylemek için yağmurlu bir geceyi beklemiştim dedi genç adam…Ve on gündür yağmur yağmıyordu…
Eve döndüğünde tam da tahmin ettiği gibi annesi ve ablası çocukları yatırmış,kendisini bekliyorlardı.Bir sigara yaktı..Derin bir nefes çekti.Evleniyordu.Güzel haberi vermek için tek bir şey eksikti.
Ablasının çay bardaklarına yavaşça attığı kaşıkların sesi kulağına hiç bu kadar güzel gelmemişti.
……………………………………………………………………………………………….
Günlerden cumaydı..Söylemediği şeylerin,bilinmiyor olmasından kimseyi sorumlu tutamazdı.Çocukluğundan beri böyleydi.Anlatmaz,anlaşılsın isterdi.Bağırmaz,duyulsun isterdi.Büyüdükçe bunun konuşabilme yetilerinden dolayı  insanlarda gittikçe körelen bir yetenek olduğunu keşfetti.Hissetseler bile duymak istiyorlardı.Ne aptalca aslında diye geçirdi içinden.Nihayet uzaktan gördüğü çocukluk aşkı ,içinde kopan fırtınalardan habersiz,usulca çıktı evden...Saçlarının kokusu bu kadar uzaktan bile ne kadar sahiciyd..Söyleyemedikleri gemici düğümü gibi birikti boğazında….Taksiye binmeden son bir kez kafasını kaldırdı genç kadın… herzaman oynadıkları küçük havuzun yanına baktı son bir kez.Ve sarı taksi  hızla uzaklaştı.
Kız kulesi uzaktan ne kadar yalnız görünüyordu.Hüzün hiç bu kadar içine işlememişti.Belki de ömür boyu pişman olacağı bir sessizliği ellerine almış ve cebindeki son bozuklukla bu kusursuz veda sahnesini süslemek istemişti
Yaşlı çaycının getirirken yarısını tabağa döktüğü  bir bardak çay ,hiç bu kadar paylaşmamıştı yalnızlığını….
…………………………………………………………………………………………………….






Günlerden çarşambaydı.Uzun süredir bekledikleri halde oğullarından haber çıkmamış,kaybolduğu geceden bu yana acıları dinmemiş ama umutları da tükenmemişti.Kendilerine geldiklerinde birçok tanıdık yüzün arasından seçtikleri beyaz önlüklü kasaba doktorunun endişeli bakışlarına rağmen hemen ayağa kalkmak istemişlerdi.Bölük çok uzakta olmasına rağmen oğullarının görevli olduğu karargaha gitmek istiyorlardı.Yaşlı vücutları,kayıbı kabullenmek istemiyor tam tersine geçit vermez dağlar arasında kaybolmuş askeri, arama çalışmalarına katılacak gücü bile buluyorlardı kendilerinde.Bütün ısrarlara rağmen kalktılar ve nerdeyse emir veren bir ses tonuyla askeri birliğin zırhlı aracına binmek istediklerini söylediler..Acılı anne baba ,oğullarının  görev yaptığı karakola doğru yola çıktılar.Soğuğa ve düşmana rağmen onun yaşadığına inanıyorlardı.Araçtan indiklerinde tüm birlik onları bekliyordu.Sessiz hıçkırıklar içinde oğulları yaşında onbeş genç ellerini öptü.Kimse konuşmuyordu.Poyraz Komutan ,askerleri tarafından çok sevilen biriydi.
Prefabrik karakolun kömür sobasının üzerindeki demlikten sobaya taşan suyun cızırtsı duyuldu içerden.Soğukta ve ayaktaydılar.
Bir bardak çay,hiç bu kadar umut dolu görünmemişti yaşlı kadına….
………………………………………………………………………………………………..
Soğuk bir Pazar günüydü. Günlerdir durmadan yağan kar yüzünden evden dışarı çıkamamışlardı.Kızı uzun yıllar önce onaylamadığı bir evlilik yaparak yurt dışına yerleşmişti.O günden beri eşinin kızıyla yaptığı gizli telefon konuşmalarını  farketmiş fakat hiç soru sormamıştı. Yıllardır konuşmadığı kızı,torunuyla birlikte  ilk kez kendilerini ziyarete gelmişti.Yenemediği öfkesi yüzünden bir haftadır aynı evin içinde köşe kapmaca oynamışlardı  Kızının ziyareti tam da şehrin en ağır kışına denk gelmiş yedinci günün sonunda da akşam haberleri yağışın duracağı müjdesini vermemişti.Biraz hava almak için kendini dışarı attı.Kızı,torunu ve eşi neşe içinde kocaman bir kardan adamın burnuna havuç kondurmakla meşguldüler..Birden küçük kız kendisine doğru koştu ve paltosunun eteklerinden çekti ,küçük kız dedesinin atkısını kardan adama takmak istiyordu.Gözlerinde çocukluğun verdiği pırıltı içinde yanakları soğuktan kıpkırmızı olmuş kocaman kahverengi gözlü bir kız çocuğu kafasını kaldırmış kendine bakıyordu.Elini tutan küçücük eli şefkatle sıkmadan önce birkaç dakika düşündü.Atkısını kardan adamın boynuna doladı.Eşi,kızı ve torunu ondan önce eve girmişlerdi.İçeri girerken çay bardaklarının sesini duydu.Kızı aynı eskisi  gibi elindeki yirmi yıllık yuvarlak tepsinin üzerine üç tane bardak dizmişti.Sıcak çay yüreğindeki buzları çözer gibi oldu.
İçerden torununun kahkahaları geliyordu.
Yetmiş yaşındaydı ve uzun yıllardır kar yağarken içtiği bir bardak sıcak çay içini hiç bu kadar ısıtmamıştı.
Bir bardak çay üzüntünüzü paylaşır.
Bir bardak çay ödüldür.
Bir bardak çay birçok kelimeyi saklar içinde.
Bir bardak çay sestir.
Bir bardak çay umuttur.
Bir bardak çay içinizi ısıtır.
Mutfakta bir demlik çayın dumanı tütüyorsa yaşıyorsunuz demektir.